Haksızken Daha Haksız Olmak – Bir Feribot Güncesi

Haziran 15, 2017

Pazartesi günü (12 Haziran) Kıbrıs’tan, değişiklik ve macera olsun diye feribot ile döndüm (Mersin’e).

Bu yazıyı da feribotta yaşadığım ilginç bir olayı anlatmak için kaleme (daha doğrusu klavyeye) alıyorum.

Feribotta iki ayrı opsiyonunuz var. Ya biraz daha fazla para verip kompartmanlardan (yataklı odalarda) ya da daha ekonomik olan açık alanda (yani sandalye ve koltukların olduğu yerde) kalabiliyorsunuz. Ben, maceranın dibine vurmak için tahmin edersiniz ki, ekonomik biletle yolculuğuma çıktım.

Gidiş yönünde daha büyük bir feribottan mütevellit daha çok alan ve daha az kişi olan bir feribota denk gelsem de, dönüş yolu bunun tam tersi, daha ufak alanlı ve daha kalabalık olanına denk geldim.

Geldiğimde çoğu koltuklara uzanılmış ve en iyi yerler kapılmıştı. 3 kişilik yere tek kişi battaniyesini çekmiş, kompartıman kalitesinde yolculuğunu yapıyordu. Her ne kadar insanların bunu yapması bencilce gözükse de, 10 saatlik bir yolculukta rahat aramalarını anlıyordum. İki sandalyeyi birleştirip eğri büğrü bir ‘yatak’ yaparak yerimi işaretledim ben de.

Oturduğum yer kantine yakın olduğundan dolayı gelen gideni görüp konuşmaları duyabiliyordum. Genelde insanlar gelip ‘çay var mı?’, ‘tost ne kadar?’, ‘kaçta orada oluruz?’, ya da ‘telefonumu nerede şarja takabilirim?’ gibi temel sorular soruyorlardı.

Sonra bir adam geldi. Bazen birini görür görmez negatif bir enerji hissedersiniz ya, bu adam da bana bu enerjiyi hissettirdi. Kendime kızıp insanları, hele de tanımadan yargılamamam gerektiğini düşündüm. Adamın tek yaptığı kantinde bir şey alırken kantinciyi biraz lafa tutması oldu. Sonra gözden kayboldu.

Arada bir kapalı alanın dışına çıkıp hava alıyordum. Tuvalet ihtiyacı ile birleştirdiğim bir hava alma seansı biraz daha uzun sürmüştü. Döndüğümde alanda bir hareketlenme gördüm. Herkes kantinin oraya bakıyor, bazıları mırıldanıyordu.

‘Beynini uçuracağım şimdi bunun…’

Kantin tarafına baktığımda o ‘kıl’ olduğum adamın bağıra bağıra bir şeyler söylediğini gördüm.

Kel kafalı bu adamın kafası ilk önce sinirden olduğunu sandığım, daha sonra alkolden olduğunu anladığım bir şekilde kızarmıştı.

Kantine uzanıp ağzını yaya yaya çalışan çocuklara:

‘3 kişilik yerde tek kişi yatıyor. Hakkı var mı insanların buna?’

‘Ben de aynı parayı veriyorum, onlar da.’

‘Çocuk yatsa eyvallah, ama kocaman adamlar yatıyor. Nasıl iş bu yaaaa?’

 

Gibi kendince haklı sebepleri savunuyor, aynı cümleyi birkaç kere tekrarlıyordu.

En enteresanı da savunduğu çocuklar yanında uyurken, onun bağırmasıyla korkarak uyanmıştı.

Önce kantinde çalışan çocuk ‘abi haklısın, birine sor yer versin’ gibi idare edici cümleler çalışarak olayı bastırmaya çalıştı. Henüz yolculardan da bir ses çıkmamıştı.

Adam olayı uzatınca kaptanlardan biri çağırıldı. Kaptana kantinci çocuk telefonda ‘arıza çıkartan biri var’ deyince olay daha da büyüdü. Bu duyduğu bilgi ile gelen kaptanın suratı düşmüştü.

‘Burada boş yer görüyo musunnnn’ diye sordu adam kaptana.

Kaptan etrafı süzdü ve ‘yooo’ diye bir cevap verdi. Adam oraya zaten çözüm odaklı gelmemişken bu tarz cevaplar adamı iyice coşturuyordu.

Adam bağırmaya ve insanların sinirlerini bozmaya devam ediyordu. ‘Kimden ilk tepki gelir?’ düşünürken adam yaptığı bir hareket ile bunu çok daha kolaylaştırdı.

‘Ben o zaman buranın resmini çekiyorum, sabah ta şirketine şikayet edeceğim’ dedi adam. Telefonunu çıkartıp kantine bir şey almaya gelen bir gence ‘şunun fotoğraf çekme şeysini açsana’ talimatını verdikten sonra eline telefonu aldı. Ben ortamın genel bir fotoğrafını çekeceğini düşünürken adam elinde telefon gezmeye başladı. Yatan, oturan herkesin yanına gidip ‘şrrrrak!’ sesi ile ortalığı inleten fotoğraflar çekmeye başladı.

Tepki çok gecikmedi. Daha ilk çektiği çocuk sesi duyunca kalkıp ‘bi dakka bi dakka. Sen beni mi çektin?’ diye tepkisini gösterdi. Bundan feyz alan birkaç kişi daha tepkilerini gösterdi.

‘Biz de sana dava açalım mı, izinsiz resimlerimizi çekiyorsun diye?’

‘Ne yaptığını sanıyorsun sen yaaa?

Tepkilerin arasında ‘dayı bizim de resmimizi çek’ gibi muzur tepkiler de olsa da, ortalığı sakinleştirmeye yetmedi. Geminin güvenlik kaptanı olduğunu düşündüğüm, 1.90 boylarında bir adam, bu adamın yanına gelip ‘içeri geç’ diye ittirmeye başladı. Adam tepki bile veremeden kendini içeride buldu. Arkalarında 4-5 yolcu da onlar ile girdi.

İçeride ne olduğunu bilmiyorum ama (gerçi tahmin edebiliyorum), adam iyi bir gözdağı almış olacak ki, o bağırıp çağıran adamın yerine kuzu gibi sessiz bir adam geldi. Hep beraber ‘içeriden’ çıktıktan sonra adam gözden kayboldu. Güvenlik şefi olduğunu düşündüğüm kişi herkesin duyduğunda emin olarak ‘bir daha arıza çıkartırsa tutuklayın, bir odaya koyun, sabah polise verin’ diyerek ültimatomunu verdi.

Sonrasında adamı bir iki kere daha ortalıkta sessizce gezinirken gördüm. Artık durumdan cesaretini toplamış birkaç yolcu adam geçtikçe tepkilerini gösteriyordu.

Bir gencin yanından geçerken genç adama ‘abi benim fotoğrafımı hangi hak ile çekiyorsun?’ dedi. Adam kendini açıklayabilmek için çocuğun yanına otursa da çocuğun ‘lütfen yanımdan kalk’ deyişiyle oturması ve kalkması bir oldu.

O zamana kadar adamın bu tepkiyi hak ettiğini düşünürken bu hareket ile adam için gerçekten üzülmüştüm.

En son da adamı yerde bir köşede kıvrılıp uyurken gördüm.

Sonuç olarak tüm bu hikaye bana şunu düşündürdü:

Adamın kendince ‘haklı’ olduğu sebepleri haksız ve insanları ihlal eden bir şekilde söylemesi, bizim insanlarımızın bıçak kemiğe dayanana kadar sessiz kalıp sonra birden patlaması, adamın gözdağını alınca kuzuya dönüşü ve daha birçok gözlem toplumumuzun güzel bir genellemesi gibi geldi bana.

İnsanların birbirini dinlemediği, patlamaya hazır olduğu, kimin kime dişi geçerse onun kazandığı, aynı zamanda bir o kadar saf, iyi niyetli olan kültürümüzün enteresan bir karışımıydı gözlemlediğim.

Kim bilir başka nerelerde, ne sarhoş adamlar ile ne hikayeler yaratılıyor, değil mi?

Hazımsızlığın Sonu Felaket – Arda Turan Örneği

Haziran 6, 2017

Bu yazıya başlamadan önce, biri senin hakkında ne demiş, seni ne kadar ‘incitmiş’ olursa olsun, insanlar bunun karşılığının hiçbir şekilde fiziksel şiddet olamayacağını anlaması gerektiğini belirtmek istiyorum.

Bugün ülkemizde yine yeteneğin karakter ve gelişim ile paralel gitmeyince neler olduğunu maalesef tecrübe ettik.

2 sene önce Arda Turan F.C. Barcelona’ya transfer olduğunda ‘Y Jenerasyonun Medar-ı İftiharı Arda Turan’ diye bir yazı yazmıştım.

Böyle büyük bir başarıya ulaşmanın ne büyük bir onur olduğunu ve Arda’nın bunu başararak sadece kişisel olarak değil, kendisinin dışında ne büyük ilhamlara vesile olduğundan bahsetmiştim. Çünkü Arda gençlere örnek oluyordu, çünkü insanlar, özellikle gençler Arda’ya bakıp ‘yapabilirim’ diyordu.

Bugün Arda Turan’ın uçakta bir gazeteciye sözlü ve fiziksel şiddeti ile biten olay ise maalesef daha önce yazdıklarımı 180 derece çevirmemi söylememi sağlıyor.

Bu olay Arda’nın kötü bir insan olduğundan olmadı elbette.

Bu olay:

  • Hazımsızlıktan çok müzdarip bizim, biraz olsun başarı gören insanlarını kendimizden bile daha fazla hazımsızlaştırdığımızdan.
  • İlk başta dediğim gibi yeteneğin ve ‘başarı’nın skalası yukarı çıkarken karakter ve erdemlerin skalasının bir barem bile yükselmemesinden.
  • Birçok ‘başarılı’ insanımızın bırakın kendinden daha büyük bir şeye hizmet etmesini, başarısı arttıkça daha da benmerkezci bir hal almasından.

Ve bunun gibi birçok sebepten dolayı tezahür ediyor.

Bu yüzden belli bir kapasite, zeka veya şansta olan birçok bireyin düşüşü yükselişi kadar hızlı oluyor.

Yüksek ama dar bir tepeye o kadar yüksek çıkartıyoruz ki onları, biraz kımıldadıkları zaman o tepenin en dibine düşebiliyorlar.

Göz önünde bulunan insanların;

yaptıkları her hareketin etki alanını fark etmesine,

yetenekleri ile birlikte erdemlerini de aynı hizada tutmasına,

ve kendinden daha büyük bir şeye hizmet edebileceklerini idrak etmelerine.

Me and The Age of 30 – Have I Learned Something?

Mayıs 27, 2017

When you look at the title, you might think that this is one of the cliché articles that will try give your a few points about turning 30 in a humorous and witty way.

I can tell you, it is exactly that.

However, I do not write this because writing articles that has milestones and a few points in it is popular and interesting. I write this simply because I want to (and also because I think it would help share some unique experiences).

I am Perçin, and I am 30. Even though most people think I look younger than my age (thank you God), it does not change the fact that I am 30 years old (not that there is anything wrong with it).

Though there is no fundamental difference between being 29, 30 or 31, when you reach a round number (30 in my case), you tend to sit down and reflect (always good to put things on paper).

My self-reflection question was:

‘What have been some fundamentally important lessons I have come across in those 30 years?’.

After putting some thought in it, I came up with some headlines. And I think these headlines are worth sharing.

Before I start, I must also say that especially the past 3 years have been extremely teaching, emotional, challenging, inspiring and mind-changing for me (both for personal and professional reasons).

And with all these in mind, I have learned (and still trying to learn):

  • Striving to do what you love to do.

As Tony Robbins famously said, people overestimate what they can do in a year and underestimate what they can do in decades.

When you understand what you love in life (it can range from dancing to operating surgery, being an engineer to singing) and take steps for it, you somehow start being involved in it.

When you become involved in it, you understand how to make it a part of your life.

When you understand how to make it a part of your life, you start doing it professionally.

When what you love becomes your job, you do not feel like working for a minute.

When you love doing it, you become successful at it.

And that is the most valuable thing in life, doing what you love to do.

I work as a trainer/speaker. Sometimes there are days that I give chain trainings for 5-6 days. And I do not complain one single moment. Because I found what I love to do in this life and I love doing it.

  • Understanding your ‘why’.

To love what you do, understanding your ‘why’ is essential. For example in my case, when I only say ‘what’ I do, as in:

‘I give speeches’

That does not mean anything, neither to me, nor to the people that I try to convey my message to.

When I understand and internalize my ‘why’, which in my case is

‘To inspire and to be inspired’

Then it means a lot to me and the people I convey my message to. And that is exactly what wakes you up from the bed every single morning, ready to rock.

  • How valuable it is to be productive.

Having a productive mindset is like going to the gym. The more you think, elaborate, reflect and focus on ideas and implementing them, the more you enjoy doing it and your mind gets ‘fitter’. After a while you just cannot stop being productive and coming up with ideas and projects. When you get yourself into a productive mindset, you start achieving things that you would not imagine a few years back.

I find Elon Musk as a great example of how being productive brings to you things beyond your imagination, first founding Paypal, then Tesla and then SpaceX (and still coming up with millions of ideas).

Mind is a muscle, it works more when you work it.

  • Listening actively

Since almost everything we do is about ‘people’, we will see the miracles when we actually start listening to people. In today’s society, active listening is one of the hardest traits to find. When you look in somebody’s eye and actually listen to them, without thinking what to say next and what do cook for dinner or how many likes you have on instagram, then you will see how you easily communicate with people.

As an entrepreneur, I came to the understanding that instead of constantly trying to talk, I would rather listen. You cannot imagine the benefits it brought so far.

Listen to people and you will see how it changes your life.

  • Understanding your subconscious

When you understand the difference between focusing on something on a conscious and subconscious level, you will understand how important it is to also make sure that our subconscious actually wants what we want on a conscious level.

Shortly, while the conscious part of our brain  has around 3000 neurons, our subconscious has more than 2 billion neurons. It is often the case that we want something and somehow can not achieve it (earning money is a good example in that).

One of the main reasons is we do not want this on a subconscious level, because we think money is for bad people, it is evil etc… As long as we are on this mindset, we will not earn money, because we will keep sabotaging ourselves.

It is the same for other things too. For a relationship, for getting the promotion you want, for learning English. Anything.

To practice in this, I close my eyes every morning and night and repeat these words.

‘I am a worldwide known trainer’

‘I am on the stage in ‘x’ stadium, giving a speech to 50.000 people’

‘I give speeches around the world’.

‘I am earning millions from this’.

These are things that I have not achieved yet. However I repeat them as I already had.

That isbecause the subconscious cannot distinguish between truth and fiction. When you repeat your goals as you already have had them, your mind focuses its energy on that goal. After that, all you have to do is to keep working hard towards that goal.

I suggest the wonderful book ‘The Ant and the Elephant’ by Vince Posente for more elaboration on this.

  • Getting a hobby

Get a hobby, do what you like, regardless where you are, who you are. Apart from having amazing fun in doing something you truly enjoy and blowing off steam, meeting people with common interests is very valuable, both in a personal and Professional level.

In my case, being a member of the Toastmasters speaking club, apart from being a great experience, allowed me to be a TEDX speaker. One of the members of the club was in the TEDX organizing committee and recommended my name as a speaker, which had ultimately led to achieving one of my biggest dreams.

  • Working your ass off

Successful people have one common trait, working their asses off. Coming home at 22:00, working for 10 days straight, going from town to town, facing constant failure or dealing with success…

Simply, you cannot dunk like Jordan if you do not practice dunking more times than him.

The good thing is, when your job is something that you love doing, you will not feel like working at all, even though you will work more than all other people.

  • To ‘Love’

In this world where people choose to act on ‘fear’ or ‘love’, be in the ‘love’ side. Allowing our inner fears, coming from our childhoods and not dealing with them will carry on to our adulthood and let us act on fear (fear of abandonment, lost, loneliness etc…) Those deep fears will come to the surface as hate, jealousy, violence, blaming and all other sorts.

When we reflect our fears and understand that they are not true anymore, when we stop blaming people and circumstances and when we understand to be thankful for everything we go through, then we will learn to love.

Because by loving things and people, actually it is ourselves, who we love.

And no one can hurt or stop someone that loves her/himself (I am not talking about narcissistic self loathing).

 

Now I am 30 and I am so happy about it. I believe every age has its beauty and they all should be cherished.

The important thing, as Micheal Jordan famously says is ‘not how many breathes you take, but how many moments took your breath away’. And to sum it all up, this is the understanding I came in the age of 30.

Hope you find some inspiration in the article.

Enjoy your 30’s.

Undemocratic ‘Democracy’: Turkish Referendum

Nisan 18, 2017

My first article on this topic was at the election evening on 16th of April, where the results were not certain, but still almost sure that a ‘Yes’ was coming out, with a tragically small margin.

You can find the article in the link below:

https://percin.wordpress.com/2017/04/16/turkish-referendum-a-tight-loss-or-an-epic-scandal-of-transparency/

I also mentioned in the previous article that the Supreme Election Council, who is in charge to make sure that a transparent and a democratic election process undergoes, has been quite controversial, especially in this referendum, with their most extreme action in accepting 2.500.000 million ballot envelopes without official stamp. This practically makes it impossible to distinguish fake votes with real ones.

If there was only 1 vote that changed the result of this election, I would have been fine with it as long as we were sure that the process was legitimate. However, under the shadow of all the BS that the Supreme Election Council pulled, it is impossible to respect that decision anymore.

Most probably the government will not listen to any objections and will carry on their mandate, implementing the ‘Yes’ reforms (history has shown that they do not really set transparency and democratic processes as a priority). Most probably they will continue giving controversial statements, take controversial decisions and pass controversial laws that will negatively affect both the inner and the outer policy.

However, the 49% ‘No’ percentage despite all the controversy that turned around these elections, despite the government using all of states resources for a ‘yes’ campaign, despite all the threats and brainwashing, gives me hope.

It shows me that regardless what happens, regardless how far they will go, there will always be a number of people that will say ‘Stop’. And this referendum has shown that this number is not as few as they would think it is.

Yes, we have been through rough times and most probably will be through even rougher. However, with solidarity within ourselves as young Turkish citizens and solidarity within ourselves as young Europeans, we will bring back what we have always strived for: a democratic and progressive community.

Here your role as young Europeans is crucial. Research, understand and raise awareness. Show that we are not alone, show that undemocratic processes will not be tolerated and most importantly, show that we will always, no matter what, strive and work for a brighter future.

Greetings from the lonely, but beautiful Turkey (as Nuri Bilge Ceylan puts it).

Turkish Referendum: A Tight Loss or An Epic Scandal of Transparency?

Nisan 16, 2017

Making my way back home from Esenler (a very conservative neighborhood in İstanbul) CHP District Building (Republican Party) from my volunteerrole on double checking the votes, I am, while not surprised, standing with bitter disappointment.

Turkey has always been a fluctuant country. However, the troubles we are facing during the AKP era since the last 14 years has been beyond acceptable.

Regardless of that, AKP has been victorious almost always at each election it took part in (11 out of 12 times), including municipality elections, parliamentary elections, presidential elections, 2010 referendum. The only time they were ‘unsuccessful’ was when they got the 40% of the votes in the parliamentary elections, which brought out the possibility of a coalition. However they swept that chance away pretty quickly by organizing re-elections and getting a 49% of votes this time, making them the only leading party again.

On my behalf, even though I had hoped things would be better each time, it didn’t. AKP kept winning and winning. This time I had high hopes again, expecting a big ‘No’ on the constitutional referendum, because this was simply too much. My failure in predicting the results in 2016 (Brexit, Trump) continued in 2017, and I was wrong this time as well.

AKP is currently ‘winning’ in the referendum by a bit more than 51%. Even though it is a very tight win and basically says half of the population does not agree with what they propose, technically any number above 50.1% is the winner.

Another fact to take into account is the democratic legitimacy of this referendum, while the YSK (High Election Council) has been very controversial with their decisions and does not confine trust in people. There has also been a lot of misdoings in the election processes, which does not seem likely to be tackled.

Also the government news agency ‘Anatolian Agency’ is being accused to broadcast fake news about the elections, with the aim of breaking peoples spirits who are working as observers at the referendum.

With this much controversy, I, as a Turkish citizen, am having a lot of difficulties to respect this result. I am perfectly fine with a legitimate outcome, even if the vote difference is only 1 person. However, with all these in hands, we have a lot to investigate, understand and take action on.

It is 21:35 on 16th of April, and the results are not 100% yet, therefore we cannot say anything for sure. However, AKP supporters are already out in the streets, cheering and singing for Erdoğan.

Regardless, the lack of transparency in this process is enough to worry about, let alone what would happen if the result will actually be a ‘Yes’.

In any case, we will continue on working to make our country, hence the world a little bit of a better place.

Explosions in İstanbul – A Personal Statement

Aralık 14, 2016

1866519

This is the copy of an e-mail that I have written to my organisations general list. I thought this should not be limited to one organisation, but to as many people as possible.

Hope you find some inspiration in it.

Thanks to Alican Yazdıç for the inspiration.

——-

17 terrorist attacks, in a bit more than a year.

Turkey is no stranger to turmoil.

There has not been one single city in Turkey who has not been affected by terrorism.

The issues in the southeast part of Turkey have been going forever (more than 30 years). We, people living in the urban places were quite parochial to what happened, until it came on our doorstep.

It is not only Turkey, but many other nations that has faced terrorism on their necks, especially in the last years.

I have written before that it is not the statistical probability of terrorism killing us that creates the real harm. It is more the depression, paranoia and fear it brings to people and their lives.

This does not mean though, we are not being affected directly. My friends’ husband has lost his brother in the last attacks.

For the ones who do not know what happened, on December 10 at 22:30, two consecutive bombings happened in İstanbul, at Besiktas region, one of the most central regions in İstanbul. Around 50 people lost their lives, leaving another 150 injured behind.

There are a few points that I would like to make after this terrible tragedy, which was not the first, and I am afraid won’t be the last:

–          Despite all the political turmoil in Turkey, I (and many people I know) will continue doing what we believe is the best for our country. We will produce, we will create, we will learn and we will do whatever is necessary to bring peace.

–          Yes, these are troubled times. However, daily life goes on. People go to work, people go to school, people go out. We are not in a war zone, and Turkey is still a great place to visit. I highly suggest you not to punish any country by being prejudiced against it, instead taking reliable info from the people who live there and understanding what really goes on.

One thing is very important:

Let us not take any of this for granted.

When bombs started exploding every day in Gaza, we stopped caring. It was routine and didn’t mean anything to us anymore, regardless how many people died.

This is a huge mistake and we should not do this for any place on earth.

People have tendencies to take things for granted.

But I do not believe that organisations do not have that luxury.

Organisations such as AEGEE should protest, lobby and show reaction at every attack on every corner of the planet.

Let us make sure we do not take any of those tragedies for granted.

Let us do our very best to make his world a better place.

This might sound a vague statement, but even being part of an organisation is a step to making it so.

With peace,

Mağdur Olmamak İçin Ne Yapmalı?

Aralık 10, 2016

Normalde bu tarz kişisel durumları sosyal medyadan paylaşmayı sevmem. Sanki kişisel sorunlarımı afişe ediyormuşum ve dikkat arayışındaymışım gibi hissederdim.

Ama sonra şunu düşündüm. Ya benimle benzer sorunları yaşayan insanlar varsa? Ya bu insanlar da benim gibi ne yapacaklarını bilemiyorlarsa?

Belki onlara yardımcı olur diye bu yazıyı paylaşıyorum.

Hikayenin özeti: Beşiktaş’ta yaşadığım evimden 2 sene sonra çıkmaya karar verdim. Ev sahibi ve emlakçı ‘sen son ayın kirasını ver, biz sana depozitoyu vereceğiz hiç sorun değil’ diyerek son ayın kirasını aldılar.

Söz verdiğim tarihte evden çıktım. Ev sahibini depozito için aradım.

‘Faturaları kapa, birkaç güne vereceğim.’

Faturaları zaten kapamıştım, tekrar gidip ‘borcu yoktur’ kağıdı aldım. Tekrar aradım.

‘Müsaade et kiracı bulunca ondan aldığım depozitoyu vereyim, olur mu?’ dedi bu sefer.

Utanarak, sıkılarak söyledi. Ben de o an o paraya ihtiyacım olduğu halde ‘tamam’ dedim.

Aradan bir ay geçti.

Aradan iki ay geçti.

Aradan üç ay geçti.

Tekrar aradım.

‘Hala birini bulamadın mı Salih?’ dedim.

‘Geçen hafta buldum, ama evi boyattım, depozitoyu vermiyorum’ dedi.

Bana evi boyalı vermediği için, boya masrafını benden alamayacağı konusunda anlaşmıştık.

500 TL büyük para değil. Ama burada mesele para da değil.

Burada mesele bu ülkede böyle tonlarca adam olmasından, milyonlarca kişinin böyle mağdur olmasına kadar uzanıyor.

Tepem attı, küfür etmek istedim.

Hatta gidip hem emlakçının hem de onun ağzını burnunu patlatmak istedim.

Ama yapmadım. Haklıyken haksız duruma düşmek istemedim. Ya da belki cesaret edemedim, bilmiyorum.

Ama atıl kalmadım. Avukatıma gittim, 500 TL için bile olsa icra açtırdım. Şikayetimvar.com’a firmayı şikayet ettim. Beşiktaş Belediyesi’ne tweet atıp durumu anlattım. Valiliğe gidip ‘Tüketici Hakları Heyeti’ne şikayette bulundum.

6 ay sonra emlakçımdan mesaj geldi.

‘Perçin hesap no verir misin?’

Verdim, bir hafta sonra paramı yolladı.

Parayı yollaması yalanlarını, benim kendimi üzmemi değiştirmedi. Ama en azından gördüm ki, hakkınız yense bile onu almanın yolu, ya da yolları var.

Hakkınız yeniyorsa pes etmeyin, yakınlarınızdan ve uzmanlardan profesyonel destek almaktan çekinmeyin ve en önemlisi, işin peşini asla bırakmayın.

Eninde sonunda hakkınız alacaksınız. Öyle ya da böyle.

Gençlere Verilen Şansın İki Taraf İçin de Önemi

Ekim 19, 2016

 

İsmim Perçin İmrek,

Akademik, kurumsal, seyahat, askerlik derken son 2 senedir kendimi profesyonel eğitmenlik yolundan ilerlerken buluyorum. 10 senedir özellikle Sivil Toplum Kuruluşlarında edindiğim tecrübenin ardından, bu işi ne kadar sevdiğimi görüp hayatımı bu işten kazanmaya, daha da önemlisi hayatımı bu işin üzerine kurmaya karar verdim.

Tahmin edersiniz ki, genç bir eğitmen olmak, özellikle Türkiye’de çok kolay olmayabiliyor. Bir firmada 30 sene satış müdürü olmak, belli bir kodamanlık görüntüsü vermek (lacoste gömlek, rolex saat) ya da sadece yaşı ileri olmak Türkiye’de ‘iyi eğitmen’ kriterleri sayılabiliyor (başarılı büyüklerimi tenzih ederek konuşuyorum).

Ama iyi haber:

Birçok firma bu statükoyu yıkmaya çalışan liderler ile dolu.

Bu firmalardaki liderlerden biri de geçen hafta görüşmeye gittiğim Yavuz Elkin. Çok saygı duyduğum ve sevdiğim, Türkiye’nin değerli eğitmenlerinden Evrim Kuran’ın tanıştırması ile Deniz Bank’ın Genel Müdür Yardımcısı Yavuz Elkin ile kendimi ve yaptıklarımı tanıtmak için görüştük.

Daha önce bu tarz görüşmelere bir beklenti içinde gitmek gibi bir hata yapıyordum. Görüşmeye gitmeden ‘mutlaka bu işi alayım’ ve görüşmedeyken ‘olacak mı acaba’ endişeleri ile kendimi tamamen özgür bırakıp, enerjimi yansıtamıyordum.

Sonrasında önemli bir ders öğrendim.

Beklentinin sıfıra indirdiğinde (bu hazırlıksız olmak anlamına gelmiyor) ve ‘ben onlara nasıl bir fayda sunabilirim’ düşüncesini içselleştirdiğin beklemediğin faydalar ve güzellikler ile karşılaşıyorsun.

Yavuz Bey ile görüşmemizde de böyle oldu.

Ofisine girdiğim andan itibaren iyi bir enerji aldığım Yavuz Bey’e kısaca bugüne kadar neler yaptığımı anlattım ve sonrasında tecrübelerini dinlemeye koyuldum. Girişimcilik ve kurumsal hayattaki tecrübelerimiz ve hikayelerimizi paylaşırken Yavuz Bey birden durdu ve hiç beklemediğim bir şey söyledi.

‘Ben senin enerjini ve hikayeni çok beğendim. Şu an aşağıda stajyerlerimizin yıllık eğitimi gerçekleşmekte. Onlara hikayeni anlatmak ister misin?’

Bu teklif karşısında şaşırmıştım. O an inip gençlerle ile konuşmak konusunda bir çekincem yoktu, aksine böyle bir şey duyunca onore olmuştum ve tüm içtenliğimle ve enerjimle bunu yapmalıydım. Deniz Bank’tan sonra randevum olan bir arkadaşıma hızlıca ‘beklemediğim güzel bir sürpriz oldu, sorun olmazsa bir 30 dakika gecikeceğim’ mesajını attıktan sonra Yavuz Bey ile aşağıya indik ve stajyerler ile keyifli bir 20 dakikalık eğitim & sohbet gerçekleştirdik.

Tamam, Evrim Hanım’ın referansıyla oradaydım. Evrim Hanım birini öneriyorsa o kişi zaten işini iyi yapıyordur.

Tamam, benim bir hikayem vardı ve Yavuz Bey bu hikayenin kuvvetli olduğundan emindi.

Ama bir gence böyle bir fırsat verip onu hem kişisel hem de profesyonel olarak onore etmek her yöneticinin harcı mı, onu bilmiyorum. Sanırım yöneticileri lider yapan şey de bu: Güven, İnanç ve Fırsat Tanıma.

Bana bu harika anıyı yaşattığı için Yavuz Bey’e teşekkür ederim.

 

 

Kyani: It is What You Make Of It

Eylül 27, 2016

Network marketing? Egh…

Funny thing is, a lot of people say this about so many things.

Going to Asia? Egh…

Trying out new food? Egh…

Socializing and meeting new people? Egh…

The fault does not lie in the people to meet, or the foods to try, or in Asia. The fault does not lie in networking marketing neither.

We, as human beings, tend to be scared of new things. We are afraid to try, we are afraid to take responsibility, we are afraid to break our routine. That is because we are educated in this way since decades:

‘Graduate with a good degree, find a good job, have a good marriage, raise nice kids, get a good pension…’

And then?

‘And then die.

But the truth is:

comfort-zone

Human beings are not biologically programmed for routine. Don’t forget, even the heart beat goes up and down. When it is stable, it means you are dead…

This is what we are supposed to do.

I, personally have been in a lot of good platforms that allowed me to break the routine, go out of my comfort zone and be the person that I am today (I am not narcissistically asserting that I am a great human being, my point is that my life would have been much different -for the worse- if it weren’t for those platforms).

I have been active in AEGEE, a European Student Organization that literally changed my life. In the past I used to say ‘It developed me’ but now I can honestly say that it changed my life.

I have been active in Toastmasters, a public speaking platform, that taught me so much, at a point where I thought that I already knew too much. My biggest lesson from Toastmasters is that (as dear Red Hot Chili Peppers say), the more you learn, the less you know.

Now I am part of another platform, an international network marketing firm called Kyani. As I said in the beginning of my article, network marketing is something that people can approach with prejudice. But as I said, people approach a lot of things with prejudice.

I have generally been on the other side of that pendulum. Instead of being hesitant about entering things, I jump right into things, without even fully understanding what it is.

Basically, if it feels right, I do it.

I have paid a steep price for that in the past, entering things that I regretted (even though all of them were great lessons, so I actually do not regret any of them). But this also taught me on how to pick my platforms carefully.

AEGEE felt right, and I entered.

Toastmasters felt right, and I entered.

Kyani felt right, and I entered.

Kyäni-Health-Triangle.png

Unlike AEGEE and Toastmasters, which I am part of for a while, I recently entered Kyani, excited to see all the opportunities it would bring, all the things I will contribute to Kyani and likewise.

I have not been ‘encouraged’ by anyone on writing this article, I am writing it, because it felt right. Just as I did with AEGEE, Toastmasters and other things.

I will not enter too in to too much detail on what Kyani is, but I will say that it is a great international platform where there are a lot of good quality and honest people in it. The ones who are not are generally eliminated through natural selection.

In a nutshell, Kyani is what you want it to be.

If you want it to be a platform for volunteering, it is.

If you want to be a learning place, it is.

If you want it to be an international business, it is.

It is what you want it to be, and you can shape it in the way of your ideals, as long as you share similar ideals.

kya%cc%88ni-wien_lsaojf0x_f

I am in Kyani, and I would love you to be a part of this with me.

For more info, please click http://www.percinimrek.kyani.com

For even more info, please contact me:)

Have an inspirational day,

 

Hitabet: Önce Kendinize İnanmakla Başlayın

Eylül 20, 2016

Bir sunum hayal edin, anlatan kafasını ekrana çevirmiş, sadece powerpoint’e gömdüğü kocaman metni okuyor. Ne heyecan var, ne enerji var ne de bir inandırıcılık var.

‘Eee, bunu bize e-mail olarak yollasa da okurduk, neden sunum yapıp bize işkence ediyor.’

Hem konuşmacıya, hem de dinleyiciye işkence olan bu durumun temel sunum ilkelerini bilmemek gibi büyük bir sebebi var.

Ama bundan daha büyük bir sebebi daha var.

Konuşmacının söylediği şeyi özümsememesi, inanmaması.

liarliar

Hani diyorlar ya, kelimeleriniz %15, ses tonunuz %25, vücut diliniz %60 (rakamlar araştırmalara göre değişiyor, ama genelde bu civarlarda) diye. Onun temel sebebi şu:

Özümsemediğiniz ya da inanmadığınız bir şeyi kelimeleriniz söyleyebilir, ama ses tonunuz ve vücut diliniz söyleyemez. Size çakal bir satıcı bir şey anlatırken mükemmel kelimeleri seçmesine rağmen dersiniz ya ‘bu adamda bir bok var’ diye, işte o ‘o’ adamın ses tonunun ve vücut dilinin kendini ele vermesinden kaynaklanıyor.

bill-clinton-i-did-not-2

Bu illa birinin kötü niyetli olmasını gerektirmez. Biri sattığı şeye inanmıyorsa aynı etki olur. Birinin gelip size şunu dediğini düşünün:

‘Merhaba, size bir ürün tanıtacağım. Ama zaten almak istemezsiniz değil mi?’

Bunu böyle direkt söylemese bile, birçok insan inanmadığı şeyleri söylerken tüm hücrelerine kadar bu mesajı veriyor.

O yüzden temel konuşma ve sunum tekniklerini bilmek dışında, samimiyet iyi bir konuşmanın anahtar faktörü. İnsanlara verdiğiniz enerji tüm söylediklerinizden daha önemlidir. Etkinliğin sonunda biri sizin için ‘onun konuşmasını çok beğendim ya, çok samimi geldi’ dediğinde anlayın ki, siz inandığınız bir şey hakkında konuşup, o heyecanı, o tutkuyu ve o samimiyeti verebilmişsiniz.

2016-01-18-1453130532-1976774-martinlutherkingspeaking

‘Televizyonda bir sürü inanmadığı şeyleri söyleyerek kitleleri peşinden sürükleyen insanlar var’ dediğinizi duyar gibiyim. Bunla ilgili çok yorum yapmayacağım ama bu bir toplumun eğitim ve farkındalık seviyesinden, o kişinin uzun vadede hiçbir zaman kazanamamasına kadar uzanan kompleks bir aritmetik.

Siz siz olun, samimi olun ve anlatmak istediklerinizi önce kendini özümseyin. O zaman zaten insanlar sizi dinleyecektir.

Bu makalede yazılan konuları da konuşacağımız ‘Kendini Bireylere ve Topluma İfade Etme’ eğitiminde daha detaylı konuşmak için bekleriz.

Başvuru için: https://www.facebook.com/events/195038554241210/

14333155_1762634297358351_1800167710775141278_n